Yeni Çıkanlar
Kurtubi’nin
el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an
Tefsiri
Kurtubi Tefsirinin 19. cildi çıktı. Eksik Ciltlerinizi tamamlayın. Çok Yakında 20. Cildiyle Tefsirimiz tamamlanacaktır.
Mail List Üyeliği
Mail listemize üye olun
yeniliklerden haberdar olun.
İsim:
Soyisim:
Meslek:
Email:
 
FiyatListemiz
 

 

 

SAİD-İ NURSİ

Said-i Nursi, hicri 1290 miladi 1873 tarihinde(Doğumu ile ilgili; 1876, 1878 tarihleri zikr ediliyorsa da  1873 daha kabul gören görüştür.) Bitlis iline bağlı Hizan kasabasının İsparit nahiyesinin Nurs köyünde doğmuştur. Babasının adı Mirza Reşan’dır. Annesinin adı Nuriye’dir. Babası Mirza sofi lakabıyla tanınır. Küçük yaşta Kur’an okumaya başlar, daha sonra yörenin örfüne göre medrese eğitimi için değişik yerlere gider. Altı kardeşi vardır. Babası Sofi Mirza ümmi olmasına rağmen bütün çocukları okumuştur. Ağabeyi Abdullah tanınmış bir molladır, müderrisdir. Ağabeyine özenerek köyde ilk defa Mehmet Emin Efendi medresesine gider. Fakat boyun eğmeyen mizacı orada barınmasına engel olur, geri köyüne döner. İstişare neticesinde haftada bir gün ağabeyi Abdullah’dan ders alır. Daha sonra Hizan’a gider, orada değişik medreselerde kalır, fazla dayanamaz, geri gelir. Küçük yaştan beri boyun eğmeyişi Risale-i Nur’un müstakil ve bağımsız bir nur hareketi olmanın ilk adımı olarak kabul eder. Yani Allah tarafından bir nevi korunmuşluğuna inanır, bunu ilahi bir lütuf addeder. Babasının yanında iken bir rüya görür. Rüyada ölümden sonra dirilişi, sıratı görür ve sırat başında Hz. Peygamber (sav) ve bütün peygamberlerle görüşür ve uyanır. Bu rüyayı ilme yönelmenin bir başlangıcı olarak kabul eder ve kendini o yola adar.
Babasından izin alarak Arvas nahiyesine gider. Orada Mir Has Veli Medresesinde ders görmeye başlar. Fakat burada da tatmin olamaz, Doğubeyazıt’a kadar bütün medreseleri dolaşır. Arapça grameri olarak İzhara kadar okur. Şeyh Muhammed Celali’den üç ay ders görür ve hocasından tüm konuların özetlerini öğrenir. Bu arada ilmi çalışmayı bırakıp tefekküre dalar. Doğubeyazıt’ta iken Molla Ahmedi Hani’nin türbesine gider, orada tefekküre dalar. Böylece ruhi aleminde de gelişmeler yaşar. 13-14 yaşlarında iken bunların hepsini yaşamaya ve anlamaya çalışır. Oradaki küçük pencereden Ahmedî Hani’den manevi ders aldığı da rivayet edilir.
Ağabeyi Molla Abdullah onu imtihan eder. Bilgi ve derin vukufiyetini görünce ona talebe olur ve gizlice kardeşinden ders alır. Ünü yavaş yavaş yayılmaya başlar. Siirt’te ilim ve fazileti ile meşhur Fethullah Efendiyi ziyaret eder ve Fethullah Efendi onu imtihana tabi tutar. Her soruya biliyorum, hangi kitaptan bahsedilirse onu bitirdim der. Molla Fethullah: Zekan iyi, acaba hıfzın nasıl diye bir soru yöneltir. Sonra Makamat-ı Hariri (şair) bir kaç satırı iki defa okumakla hıfz edebilir misin diye kitabı kendisine verir. Kitabı alır eline, bir defa okur, ikinci okuyuşunu da ezberden yapar. Molla Fethullah efendi zeka ile kuvvetli hafızanın bu genç adamda birleştiğini görür ve ona Bediüzzaman ismini takar. O günden sonra Bediüzzaman lakabını alır ve bunu ömrünün sonuna kadar kullanır. Yıl 1892’dir.
Şöhreti yayılmaya başlar, onu çekemeyenler halkı kışkırtırlar. Ve namaz kılmaz diye bir şaia yayarlar. Bunun  doğru olmadığı zamanla anlaşılır.
Sonra Tillo’ya gider, orada Kamus-u Okyanus’u Sin harfine kadar ezberler. O zamanlar Abdulkadir Geylani’nin hayranlarındandır. Ve onu rüyasında görür. Rüyada Miran aşireti reisi Mustafa Paşaya gitmesini kendisini önce hidayete davet et, zulümden vazgeçmesini, namaz kılmasını, emri bil marufta bulunmasını ve itaat etmesini iste, şayet dinlemez ise onu öldür, diye tenbihat verir. Bunun üzerine Said Nursi Mustafa Paşa’ya gider. Paşa niçin geldiğini sorar. Molla Said: Seni doğru yola getirmeye geldim. Ya zulmü terkeder namazı kılarsın ya da seni öldüreceğim, der. Paşa dışarı çıkar dolaşır,  geri gelir. Benim Cezire’de alimlerim var eğer hepsini susturursan senin dediklerini yaparım yoksa seni nehre atarım, der. Bediüzzaman: Bütün ulemayı susturmak benim haddim olmadığı gibi beni nehre atmak da senin haddin değildir, der. Cezire uleması ile bir araya gelir.
Ben kimseye soru sormam, soracağınız sorular varsa bekliyorum, der. Ve ona 40 kadar soru sorulur. Hepsine doğru cevap verir ve ulemayı susturur. Sorulardan birine yanlış cevap vermiştir, sonra kafilenin peşine düşer, o yanlış sorunun doğru cevabını da onlara bildirir ve oradan ayrılır. Mustafa Paşa’da namaza başlar ve Said Nursi’nin yakını olur. Cezire’den Mardin’e geçer. Mardin’de Cemaleddin Afgani ile Şeyh Senusi’nin birer yakınları ile tanışır ve iki düşünceden de oldukça etkilenir. Adı verilmeyen bu Cemaleddin Afgani’nin adamının Said Nursi’nin üzerinde çok etkisi olduğu bilinmektedir. İlk siyasi faaliyetine Mardin’de başlar, vali ile arası bozulur ve tutuklanarak Bitlis’e sürülür. Yıl 1895’dir. Yolda namaz kılmak ister fakat elleri kelepçelidir, zincirlerle bağlıdır. Üstadın ısrarı üzerine elleri açılmayınca bismillah der zincirleri kırar ve namazını kılar. Sonradan bunun namazın kerameti olduğunu anlatır.
Tarikatın etkisindedir ve daha sonra tarikatla ilgili görüşlerini “Telvihat-ı Tis’a” adlı eserinde özetler. Kemalizme karşı tarikatı savunur, ve şöyle der:Tarikat meyve, iman ekmek mesabesindedir.
Bitlis’de vali ile dost olur. Vali ona hürmet eder. Onun yakını olmaya başlar. Orada bir takım münakaşalara başlar. Bu münakaşalar sonunda müsbet bilimleri okumaya başlar. Rivayete göre burada kırk civarında temel dini kitapları ezberlemiş, ayrıca günde bir iki cüz Kur’an’da hıfz etmeye başlamıştır. Fakat hızlı Kur’an okumanın manayı anlamayı zorlaştırdığını ve Kur’an’a saygısızlık olduğu kanaatine vararak hıfzını yarıda bırakır. Bitlis’de iken meşhur Muhammed Küfrevi’yi de ziyaret eder. Ondan silsilei ilmiye dersini alır ve Şeyh Nur Muhammed’den de Nakşibendi dersini alır. Bitlis’de hem talebe okutur hem de halka va’z eder. 1897 yılında Van valisi Hasan Paşa’nın ısrarı üzerine Van’a gider. Ve orada Horhor Medresesine yerleşir, talebe okutmaya başlar. Hasan Paşa’nın yerine vali tayin edilen İşkodralı Tahir Paşa ile sıkı bir dostluk kurar. Paşa geniş kültürlü dünyayı tanıyan bir adamdır. İlmi münakaşalarda başarılı olmak için her dalda bir lise öğretmeni kadar malumat sahibi olur. Bunun içerisinde jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe dahildir. Daha sonra kendine ait bir ilmi usul geliştirir. “Dini hakikatlari asrın anlayışına uygun en yeni izah ve beyan tarzı ile ispat etmek.”
Van’ın çehresini değiştirmeye başlar, aşiretleri barıştırır, halkı uyandırmaya çalışır, bu arada da kendine ait bazı özellikler ön plana çıkar.
1. Hediye ve para almaz.
2. Hiçbir alimden sual sormaz. Sadece sorulanlara cevap verir.
3. Talebelerine zekat ve hediye almalarını men eder.
4. Dünya malına karşı temkinlidir: “Bütün malımı bir elime alıp götürebilirim.” der.
Şarkın hastalığını kendine göre tesbit etmiştir. Cehalet,  zarüret, istibdat, yeis, enaniyet, atalet ve tefrikadır. Bunun için de Van’da Ezher dengi bir üniversite kurmak için didinir. Bu üniversitenin adı Medresetuzzehradır. Bunun için gayret gösterir. Bu proje ömrünün sonuna kadar Bediüzzaman’ı meşgul etmiştir. Bunun için İstanbul’a iki defa gitmiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Ankara’ya da bir defa gitmiştir. Sonunda temelini atmış fakat tamamlayamamıştır. Bu açmazdan çıkış yolu olarak; hürriyet, meşrutiyet, ferdi ve siyasi özgürlük, meşveret.
Üstad bu arada matematik ve cebir ile de çok ilgilenir ve bir cebir risalesi yazar. Sık sık dağlara inzivaya çekilir ve tefekküre dalar. Bir gün valinin yanında 1899 tarihli gazetede şöyle bir haber okur: İngiliz sömürgeler bakanı elinde Kur’an-ı Kerim Avam Kamarasında şöyle konuşur: “Bu Kur’an müslümanların elinde bulunduğu müddetçe biz onlara hakiki olarak hakim olamayız. Ne yapıp yapıp ya bu Kur’an’ı sükut ettirip ortadan kaldırmalıyız veya müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız.” Said Nursi bunu duyar duymaz ruhunda fırtınalar kopar. Kafir bakanın sözlerine karşı şöyle haykırır: “Ben de dünyaya Kur’an’ın söndürülemez ebedi bir mucize olduğunu ilan edeceğim.” O günden sonra bütün ömrünü Kur’an’ı yaşatmaya adamıştır.
Van Üniversitesinin Medresetüzzehranın ehemmiyetini bir yerde şöyle açıklar. Ezher Üniversitesi Afrikada nasıl umumi bir üniversite ise Afrikadan daha büyük olan Asyada da bir İslam Üniversitesi kurulması lazım gelir. Ta ki İslam kavimlerini mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistandaki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki müsbet milliyet-i hakiki olan İslamiyet milliyeti ile müminler ancak kardeş olsunlar. Kuranın esas kanununun tam inkışafına mazhar olsun. Felsefe fununu ile umur-i diniye birbiri ile barışsın. Avrupa Medeniyeti İslamiyet hakikatı ile musalaha etsin.”
Üstad, Medresüzzehranın kurulabilmesi için 1907 yılında İstanbul’a gelir. Bunun için teşebbüslere geçer fakat sonunda deli olduğuna kanaat getirilip tımarhaneye atılır.
1908’de birinci meşrutiyet ilan edilince Said Nursi buna sevinir ve destekler. Hürriyetin ilanından üç gün sonra irticalen bir nutuk irad eder. Daha sonra onu Selaniğe götürüp nutkunu orada selanik meydanında okur. Nutuk şöyledir:
“Yaşasın Şeriat-ı Garra, Yaşasın adalet-i ilahi, yaşasın ittihad-ı milli, ölsün ihtilaf, yaşasın muhabbett-i milli, gebersin ağraz-ı şahsiyye, fikr-i intikam. Yaşasın şecaat-i mücessem askerler, yaşasın satvet-i müşahhas ordular. Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i Ahrar. Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber.”
Ve şöyle der: Bu bir basel badel mevttir. Ayrıca Peygamberi bir mucizedir, medeni milletler ile omuz omuza yaşayacağımızın göstergesi olarak görür hürriyeti.Hz. İsa’nın zuhuruna benzetir Fakat bu hürriyetin gayr-i şeri bir vecheye bürünmesinden de korkar. Bu arada 31 Mart vakası (14 Nisan 1909) meydana gelir.

31 Mart Vakası
İttihad ve Terakki’nin içindeki bir grup Sultan Hamid’i güç durumda bırakmak için İttihad ve Terakki aleyhine gösteri yaparlar. Olay kanlı isyana dönüşür ve isyan 11 gün sürer. Harekat ordusu bunu fırsat bilerek isyanı bastırır, arkasından da Sultan Hamid’i tahttan indirerek yerine Sultan Reşad’ı tahta çıkarırlar. Birinci sorumlu da Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdeti bulunur. Said Nursi ile Vahdeti, İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini kuranlar arasındadır  Bu vesile edilerek Said Nursi de yargılanır. Bir ay hapiste kalır ve Divan-ı Harbe sevkedilir. Sorgulanır ve serbest bırakılır. Kendisine sorulan sorulardan bir tanesi de “sen de şeriat istedin mi?”dir. Onlara cevap olarak şunları söyler: “Şeriatın bir hakikatina bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin istediği gibi değil. Bu haydut hükümet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi, şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükümet böyle olursa yaşasın cünun, yaşasın mevt, zalimler için yaşasın cehennem” diye savunmasını bitirir.
Gene İttihad-ı Muhammedi Cemiyetine dahil misin sorusuna şöyle cevap verir: “Maal iftihar en küçük efradından, fakat benim tarif ettiğim veçhi ile ve o ittihaddan olmayan dinsizlerden başka kim olabilir, bana gösterin” der ve sonra döner mahkeme heyetine: “Yoksa siz buna dahil değil misiniz?” diye sorar.
Serbest bırakılır, İstanbul Üniversitesi binasından Sultanahmet’e kadar “Zalimler için yaşasın cehennem” diye bağırarak yürür. Bu olaydan sonra İstanbul’dan ayrılır. Ve İstanbul’a da “Vedaname” yazar.
Sonra  İttihatçılarla yolları ayrılır ve sert eleştirilerine tahammül edemeyen İT.  tarafından zindana atılır. Bunun üzerine de “iki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” adlı kitabını yazar. Ve İstanbul’dan eli boş döner. İstanbul’la ilgili de şöyle bir tesbitte bulunur: Şarka hasta uzvu hastalanmış zannediyordum, hasta İstanbul’u gördüm, nabzını tuttum, teşri ettim, anladım ki İstanbulun kalbi hastadır. Ve İstanbulu medeni elbise giymiş vahşi bir insana benzetiyor
Molla Said İnebolu Batman yolu ile Tiflis’e varır, oradan da trenle İran’a geçer, oradan da Van’a döner. Hakkari, Bitlis, Diyarbakır, Muş ve Urfa şehir merkezleri ve etraftaki köy ve aşiretleri ziyaret eder. İstanbul’da karşılaştıklarını anlatır, bu seyahatlerin sonucunda “Munazarat” ve “Muhakamat” adlı eserlerini yazar.
Bu arada Ziya Gökalp ile karşılaşır. Ziya Gökalp o tarihlerde Kürtçülük yapmaktadır. Onunla ırkçılık aleyhinde tartışır. Ziya Gökalp bu münakaşadan sonra kürtçülüğü bırakarak türkçülüğe başlar.
Bediüzzaman daha sonra Suriye taraflarına ziyarete gider ve Şam’da Emeviye camiinde Arapça bir hutbe irad eder. Sonra bu “ Hutbe-i Şamiyye” diye basılır ve büyük yankı uyandırır. Daha sonra Şam’dan İstanbul’a döner. Medresetüzzehra için tekrar teşebbüslerde bulunur. Sultan Reşad’dan yardım ister ve yardım alır. Bu seyahatleri neticesinde “Teşhisul İllet” adında bir kitap çıkarır. Döner Van gölü kenarında Edremit’te Üniversitesinin temelini atar. Birinci cihan harbi patlak verir ve üniversitesi öyle yarım kalır. Bu arada doğuda Hizan’lı Şeyh Selim isyanı patlak verir. Said Nursi bunun altında Ermeni parmağı olduğunu hisseder, Bitlis ve Van valileri ile ittifak ederek hareketin yayılmasını önler. Ve bunun üzerine Ermenilere büyük bir darbe vurur. Hatta Said Nursi’nin nahiyesi olan İsparit’i Ermeniler işgal etmeye çalışırlar, üstad öğrencileri ile Ermenilere karşı savaşır ve onları oradan kovar. Derken 1. Dünya savaşı patlak verir. Üstad Hamidiye alaylarından birinin başına geçerek Ruslarla savaşır. Ruslara esir düşer. Tiflis Petersburg üzerinden Sibirya’nın Kosturma şehrine gönderilir. Rus kumandanı Nikolav Nikolaviç esirleri teftiş ettiğinde Said Nursi onun karşısında ayağa kalkmaz ve şöyle der: “Ben müslüman bir alimim, imanlı bir kimse cenabı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür,  mukaddesatım bunu böyle emrediyor, onun için senin önünde ayağa kalkmam.”
Bu hareket üzerine idamına karar verilir ve fakat sebatı ve müslümanca tutumu komutanı etkiler, affeder onu. Fırsatı bulup Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yolu ile İstanbul’a döner. 4 Mart 1916’da başlayan esareti 28 Haziran 1918’de sona erer. Esaretten döndükten sonra üstat 41 yaşındadır. İstanbul dönüşünde Daru’l-Hikmetu’l-İslamiye azalığına Enver Paşa’nın ve Said Halim Paşa’ının tavsiyesi üzerine Harbiye Nezareti kontenjanından tayin edilir.
Bu arada 1. Cihan harbi var hızıyla devam etmektedir. Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de mütareke imzalamak mecburiyetinde kalır. Son bağımsız İslam devleti de böylece tarihe karışmış olacaktı. İngilizler İstanbul’u işgal ederler. Anadolu hareketini isyan olarak değerlendirirler. Şeyhulislamlıkdan da bir fetva yayınlamasını isterler. Şeyhulislamlık fetvayı yayımlar. Buna karşı Said Nursi de yayınlanan fetvaya ve İngilizlere karşı “Hutuvat-ı Sitte” eserini Arapça ve Türkçe yayınlayarak dağıtır. Eser büyük yankı uyandırır. İngilizler bundan sebeb Said Nursi’yi idam etmek isterler. Fakat Şark’ın isyanından korktukları için bundan vazgeçerler. İngilizlerin gizli bir suikastından  ve ahvalden de çekindiği için Daru’l-Hikmeti’l-İslamiyeden ayrılır.
Bu arada Anglikan Kilisesi Şeyhu’l-İslamlıktan bazı sorular sorar ve cevaplarını ister.  Şeyhulislamlık bu cevabı Said Nursi’den ister. Üstadın cevabı şöyledir:
“Bir adam seni çamura düşürmüş öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu halde istifhami istihfaf (alaycı bir soru) ile sual ediyor ki: Mezhebin nasıldır? Buna cevabı müskit küsmekle sukut edip yüzüne tükürmektir. Tükürün o lainin ve hayasızın yüzüne...” şeklinde cevap verir.
Yine bu arada Paris’te Ermenilerle Kürtlerin ittifak haberi gelir. Bunun üzerine Bediüzzaman Şerif Paşa ile Boğos Paşa’nın ittifaklarını Şark Milletvekillerini ve alimlerini de yanına alarak bozar.
Üstad sık sık Sarıyer’de bir halvethanede kalır. Yuşa Tepesinde inzivaya çekilir. Tefekküre dalar. “Cevşen-i Kebir” adlı münacaatı vird edinip okur. bu sıralarda bir buhran geçirir. İmam Rabbani’in Mektubatını okur tefekkür eder sonunda tek murşid olarak Kuran seçer.
Molla Said Ankara Kurtuluş hareketini destekler, Kuva-yi milliye hareketinin zaferlerini kutlar. Eskişehirde elde edilen ilk zafer haberini duyunca “Cihad Şehadet Mertebesinin Merdivenidir” başlığı ile bir beyanname yayınlar. Bu hareketin İslam aleminin hak ve hürriyetinin geri alınışının başlangıcı olduğuna kani olduğunu beyan eder.
Tavrı M. Kemal’in dikkatini çeker ve onu Ankara’ya çağırır.
Ankara’nın ısrarlı daveti üzerine 19 Mayıs 1922’de Ankara’ya gider. TBMM’nde merasimle karşılanır ve meclisde bir konuşma yapar. Meclisi, ehlulhalvelakd ilan eder. Ve Ankara’da bir beyanname yayınlar. Sonra meclisde bazı milletvekillerinin namaz kılmadığını görür. Bunun üzerine namaz risalesini yayınlar. Milletvekillerinin bir kısmı namaza başlar.
Bir de mataryalizmin ve naturalizmin yayıldığını görür. Bunun uzerine; Zeylu’z-Zeyl’i yazar sonra bunu geliştirerek “Tabiat Risalesi” haline getirir. Maddiyunun oelillerini çürütür.
M. Kemal bunun üzerine: “Hoca, seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikir beyan edesin, sen geldin namaza dair bir şeyler yazıp içimize ihtilaf verdin der” Üstadın cevabı M. Kemal’e tokat gibidir: “Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur” der. Ve M. Kemal ile arası bozulur.
Ankara’dan ümidini kesen Said Nursi, Van’a dönmeye karar verir. Kendisine yapılan teklifleri, şark vilayetleri umum vaizliği, diyanet azalığı, mebusluk  vs. tekliflerin hepsini elinin tersi ile iterek Van’ın Erek dağı eteğinde Zerabat Suyu başında bir mağarada yaşamaya başlar.
Bu aynı zamanda Said Nursi’nin bir dönüm noktasıdır. Mücadeleci, hareketli, durmadan koşturan haksızlıklara karşı direnen, ele avuca sığmayan Said Nursi artık Eski Said olur. Onun yerine tefekküre dalan, düşünce ağırlıklı Kurani tetkikler yapmaya çalışan, ahlaki ve irfani taraflarını öne çıkarmaya çalışan yeni Said olmaya başlar.
Şeyh Said kıyamı üzerine burada rahat bırakılmaz, askeri bir birlik tarafından sürgüne yollanır. Şeyh Said ve arkadaşlarının idamından korkan ve çekinen devlet, Said Nursi’nin de ona katılacağını ve destek vereceğinden korkar. Halbuki Said Nursi bunu yapmaz ve Şeyh Said kıyamını desteklemez. Daha sonra kendisi ile bu mesele konuşulduğunda Şeyh Said kıyamını neticesiz ve etkisi olmayan bir hareket olarak nitelendirir. Risale-i Nur bu tür hareketleri benimsemez, der. Bunu Tarihçe-i Hayatta şöyle nitelendirir. “Şeyh Said ve Menemen hadiseleri gibi cüzi ve neticesiz hareketlere Risale-i Nur bulaşmaz” der.
Buna rağmen sürgün edilir. İlk sürgün yeri Burdur’dur. Burdur’da Risale-i Nur dersleri vermeye başlayınca devlet bundan da rahatsız olur ve oradan Isparta’ya sürgün edilir. Ücra bir köşe olan Barla yaylasına sürülür.. 22.2.1926 tarihinde Barla’ya sürülür, jandarma eşliğinde Barla’ya sürülür, oraya yerleştirilir ve ilk Risale-i Nur orada telife başlanılır. Misafir kaldığı ev sahibi muhacir Ahmed efendi, önceleri Üstada karşıdır. Birgün zikrederken evin kendisiyle beraber zikrettiğini görür.ve Said Nursinin en yakınlarından olur. Üstad Risale-i Nur’u irticalen söyler, talebeleri yazarlar, sonra da tekrar getirirler, yazılanları tashih eder. Barla’da 8.5 sene kalır. 1934 yılında tekrar Isparta’ya döner. Yanında Kur’andan başka hiçbir kitap yoktur.
Ve ilk Risale-i Nur talebelerini de böylece oluşturmaya başlar. Üstad Kur’an ile kevni ayetleri birleştirmeye çalışır, Kur’an’ın icazı ile tabiat arasında bir denge kurmaya çalışır, onun için sık sık misallere başvurur ve aklileştirmeye çalışır.
Daha sonra örgüt kuruyor gerekçesi ile 120 arkadaşı ile beraber Eskişehir’e mahkemeye sevkedilir. Zamanın muktedir adamı Şükrü Kaya da bunun aleyhinde ifadelerde bulunur, Ankara’nın baskısı ile Üstada ceza verilmesini isterler, mahkemede yargılanır ve bir sene hapse mahkum edilir. Aslında bırakmaları gerekir, fakat Ankara’nın isteği böyle olduğu için ceza vermek zorunda kalırlar.
Eskişehir’de de telifatına devam eder. Oradan Kastamonu’ya gönderilir. Kastamonu’da imza mukabili emniyete teslim edilir. 27 Mart 1936. Önce karakolda kalır, sonra karakolun karşısında iki katlı bir eve yerleştirilir. Ve orada göz hapsinde yaşar. “Kastamonu Lahikası” buranın mahsulüdür. Kastamonu’da sekiz sene kalır.
Risale-i Nur öğrencileri çoğalırlar. Isparta’ya diyalogu devam eder. Öğrencilerle tek tek ilgilenir. Bayramlarını kutlar. Ailesiyle ilgilenir, birebir eğitir. Ders biçimlerini oluşturur. Bu hususta büyük bir mesafe alır.
Risale-i Nurları yazdırır. Sonra yazılanlar kendisine gelir, tashih eder ve diğer şakirtlere gönderilir onlar da okur, yazar ve yayarlar. Böylece kendi iç dinamikleri sağlanmış, birbirlerine sıkıca bağlanmış olurlar.
Ziyarete gelenler sıkı takibata alınır. Öğrenciler caydırılmaya çalışılır. Üstad tefekküre dalar, düşünür, kendisine ilham vaki olur ve eserlerini öylece yazdığını söyler.
126 öğrencisiyle Denizli Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilir. Risale-i Nur’ un siyasi veçhesi olup almadığı tekik edilir. Said-i Nursi vukufsuz ehl- i vukufun Risaleyi tetkik edemez der ve Ankara’dan veya Avrupa’dan yetkili heyet ister. Bunun üzerine Ankara’da heyet oluşur ve Risale ve Mektuplar yeniden tetkik edilir ve rapor hazırlanır. “Bediuzzamanın siyasi bir faaliyeti yoktur. Onun mesleğinde cemiyetçilik ve tarikatçılık mevcut değildir. Eserleri ilmi ve imanidir...” denilir. 16 . 06 .1944 yılında beraat kararı verilir. Bu arada dokuz ay hapiste kalır. Çok zor şartlarda telifatına devam etmiş “Meyve Risalesi” buranın ürünüdür.
Mahkemeye çeşitli dilekçeler yazar, mektuplar yazar. Sonra bunları tek tek kayda geçer. Cemiyetçilik ithamına karşı tüm Müslümanlar Cemiyetine dahil olduğunu söyler. Meyve Risalesi, Allah’ı tanıma ve ahiret inancıyla alakalıdır ve Risale-i Nur içerisinde önemli bir yeri vardır. Beraatından sonra Emirdağ’a nakledilir. 1944
Ankara’nın emri üzerine 1 Ağustos 1944 de Emirdağ ilçesinde mecburi ikâmete tabi tutulur.
Burada inzivayı tercih eder, fakat felaketler ve zulümler takibat peşini bırakmaz.  Camiye namaz kılmaya gitmesine bile izin vermezler. Hava almak için dışarı çıktığında yanında mutlak bekçi veya jandarma olurdu ve başkasıyla konuşmasına engellerdi. Kıyafetine karışırlardı. Ziyaretine gelenleri rahatsız ederler.
Bayram ziyaretine bile kimseye müsaade etmiyorlardı. Bunu bayram bildirisinde şöyle dile getirdi;
“Bayramınız tebrik ederim... Ehemmiyetli bir mazerete binaen görüşemeyeceğim. Fakat Ramazan Bayramı günü on dakika sureten görüşmeye mukabil bir ay kadar manevi kazançlarıma, dualarıma gelip benimle bayramlaşmak isteyenleri şerik edeceğim.... va’d ediyorum.
Gücenmeyiniz! Kapımı bu bayramda dahi açamıyorum. Bura ahalisini ruh-u canımla hem takdir ediyorum hem severim. Eğer o mazeretim olmasaydı, sizleri başım üstümde kabul ederdim. 26 . 02 .1944
1946 yılında yapılan seçimle muhalefet meclise 66 millet vekili sokmuştu (1945’ten sonra halk partiler Risale-i Nur okuyanlara Nurca adını taktılar ) Bu arada Teksir makinesi alınır ve risaleler çoğaltılır.
İnönü, Said Nursi’nin ortadan kaldırılmasını istiyordu. Üç defa suikast yapıldı. Çokça zehirlendi ama Allah’ın izniyle hepsinden kurtulabildi.
Celcelutiye okuyarak bundan kurtulduğunu söyler.
Vali ve mahiyetindekiler evinin kapısını kırarak içeri girmişler. Kur’an dışında hiçbir şey bulamadıkları halde kaymakamlığa götürmüşler ve dört saat ayakta bekletmişler.
Civar kasaba ve köylere baskınlar yapıldı. Nurcular içeri alındı. Gizli cemiyet teşekkülü ithamıyla tutuklanarak hapishaneye konuldu.
Afyon’da sorgulanan üstad 23.01.1948 yılında Tevkif edilerek hapse konuldu. Yirmi ay mahkum edildi. Tecrit ediliyor. 20 Eylül 1949 yılında cezasını tamamlayarak tahliye ediliyor.
Basın Said-i Nursi aleyhine durmadan yalan yanlış yayınlar yapıyor, halkı, mahkemeyi, zinde güçleri tahrik ediyordu. Yasak olmasına rağmen mahkeme safhalarını yönlendiriyordu.
İslam’i basın yok denecek kadar azdır. Sebilurreşad baş savunuculardı. Büyükdoğu ve Ehl-i Sünnet gibi dergiler var ve onlar üstadı savunuyorlardı. Günlük basın yoktu.
Bakınız Abdurrahim Zapsu ne diyor;
“Bir Said-i Nursi Bediuzzaman vardır. Son derece muhterem ve muazzam din adamıdır. En ileri yaşlardan birinde mübarek bir ihtiyardır. Dinin ruhi, ahlâki kıymetlerini ince ve derin hikmetlerini, en mücerret ifade ile yazarak, anlatmak neşretmekten başka bir fazileti, yahut günümüz tabiriyle kabahati yoktur..... bu zavallı yıllardan beri kanunsuz, hakikatsiz, mesnedsiz, isabetsiz olarak hapishane köşelerinde çürütülmektedir. Zira tek suçu bulunduğu muhitlerde halkın kendisine gösterdiği büyük saygı ve itibardır. “vay tarikat kuruyorsun ...! fesat çıkarmaya çalışıyorsun vs.”
Vakti ile Eskişehir’de mahkeme edilmiş, hüküm giymiş çilesini doldurmuş göz hapsinde yaşamış.
... Denizlide de mahkeme edilmiş. Aynı fiilden dolayı tekrar Afyonda mahkeme edilerek yıllardan beri zindanlarda çürütülmüştür. Halbuki kanun sarihtir. Bir fiilden mahkeme edilmiş ve hüküm almış bulunan bir adam başka bir mahkeme tarafından ve aynı fiil isnad etrafında mahkeme edilemez...
.. Bu ne haldir... mübarek bir ihtiyarı müdafaaya cüret edebilecek ağız kalmamıştır”
Bazı din düşmanlarının Allah’ın dinini savunanlara kin ve gayzını görüyoruz. Afyonda mahkeme çok kalabalıktır. Bir jandarma erinin bundan etkilenip Said-i Nursi’nin elini öpmesi falakaya yatırılmasına vesile olmuştur.
Üstadı savunan Avukatlar takibata uğramış, tehtid edilmiştir. Bakınız Avukatı Ahmet Hilmi Gönen olayı nasıl anlatıyor;
O zaman Bediuzzman müdafaasını üzerimize aldığımız için bize çok gözdağı verdiler. .... tanımadığımız bir adam odamıza geldi. Kendi kendime bu adam bizim odaya hiç gelmez diye düşündüm.
Adam: “Bediuzzaman ve arkadaşlarının müdafasına galiba bir hafta kaldı?” diye sordu.
Ben ; “Evet” dedim.
Adam; “Benim eğer yetkim olsa onu müdafaa eden avukatları keserdim” dedi.
Üstad tahliye ediliyor ama Risalelere el konuluyor. 1956 yılında dava sonuçlanır ve Risaleler iade edilir . 72 gün,  göz hapsinde tutuldu. Sonra Emirdağ’a götürüldü.
14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçim sonucunda 27 yıllık zulüm idaresi sona erdi. Seçim sonunda Demokrat Parti 396 milletvekili ile Halk Partisi 68 milletvekili kazanmıştır. 3 Şubat 1932 yılında asli şekliyle yasaklanan ezan 16 Haziran 1950 tarihinde asli şekliyle okunmuştur. Said-i Nursi Demokrat Partinin iktidarından memnun olmuştur.
... Ben 30 seneden beri siyaseti terk etmiştim. Bu defa birkaç gün zarfında akranlarım başa geçip, milletin mukadderatına sahip çıkması sebebiyle, hoş karşılar oldum. Ayrıca nasihat etmekten de geri durmaz. Demokratlara büyük bir Hakikatı İhtar başlığı altında 3 düşman sayar.
1. Koministlik, Dinsizlik
2. “İfsad Komitesi” bunlar memleketi ifsad eder.
3.  Batıcı Hıristiyan propagandası yapan Kuran ve İslam düşmanları.
Bazı hususlar üzerinde durur
1. Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez. Birinin cinayeti ile başkası mesul değildir. Suç şahsidir. Onun için zulüm edilmesin.
2. Milletin Efendisi ona hizmet edendir. Vazifesi hizmetten çıkarıp tahakküm vesilesi edinmesin.
3. Dış düşmanlığa karşı iç dayanışma sağlanarak müminler kenetlenmiş duvar taşları gibi olurlar.
... bu üç husus nokta-i esasiye şimdilik dindar hürriyetperverlere beyan etmekte iktifa ediyorum..” diye bitirir.
14 Temmuz 1950’de Menderes umumi af çıkardı. Said-i Nursi ve Risale-i Nur serbest bırakıldı.
Risale-i Nurun basımı diyanetten çıksın için uğraşıldı. Reis ve Menderes istemesine rağmen Diyanetten çıkmayınca Nurcular kendileri basmayı karar verdiler.
Bu işte Üstad, Isparta milletvekili Dr. Tahsin Tola’yı görevlendirdi. Hukuk öğrencisi Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Salih Özcan, Said Özdemir beraber harekete geçerler. Tüm risaleler basılır. Asıllarıyla karşılaştırılarak Tashih edilir. Menderese teşekkür telgrafı çekilir. Risaleler aslından saptırıldı diyenlerin pek kuvvetli delilleri görünmiyor. Çünkü bizzat Üstad kontrol etmiş.
1951 yılında ( Gençlik Rehberi ) basılır ve dağıtılır. İstanbul Savcılığı eser hakkında dava açar. Davada Üstadın da bulunmasını ister. Mahkemece sorgulanır ve özetle; Kuran ve iman hakikatlarını anlatır. Gençlik Rehberi davasına ilgi çok büyük olur. Lehte ve aleyhte yazılar yazılır. Neticede Bilirkişi heyeti oluşturulur. Heyette Doç. Nurullah Kunter, Doç. Tarık Zafer Tuna’ ya, Doç Sahir Erman ‘dır. Rapora göre zararlı ve inkılap aleyhtarıdır. İman ve İslam düşmanları harekete geçmiş durumdadırlar tekrardan ..
Üstad kendini savunur ve sonunda .... “Ahir zamanda gelecek ye’cüc ve me’cücün komitesi komunistler olduğuna Kuran işaret ediyor” der. Mahkeme beraat kararı verir. İki ay İstanbul’da kalır ve Emirdağ’ına geri döner 20 .11.1951 yılında serbest bir şekilde ilk seyahatini Eskişehir’e yapar. “Kaderin Adaleti”  adlı makaleyi yazar. Oradan Isparta’ya geçer.
Şapka giymedi diye Samsun adliyesi dava açar. İstanbul‘da dava görülür ve dava lehe sonuçlanır. 23 Ağustos 1953 yılında Isparta’ya yerleşir. Üstad kıyafetini hiç bir zaman değiştirmedi.
Ticani hareketi, Malatya Yalman olayı, Ezanın asli şekliyle okunması İslam düşmanlarını tahrik etti ve harekete geçirdi. Bundan Said Nursi’de nasibini aldı. Mersin, Rize, Diyarbakır, Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van da sorgu sual başlar.
Barlaya, Emirdağı’na gider. Eski halini yad eder. Halkta öğrencileriyle konuşur. İşkence, hapis, zehirlenme neticesi bitab düşmüş durumundadır. Halka konuşmayı terk ederek “Risale-i Nur, benimle sohbetten on derece ziyade faydalıdır.” deyip ziyaretçi kabul etmez.
Risalelerin yayılmasını, siyasi faaliyetten evla olduğuna söyler ve Alem-i İslam’a yayılması tavsiye eder.
Halk Partisi hırçınlaştıkça D.P siniyordu. 1957 seçimleri oldu üstad oy kullandı. Oyunu Demokrat Partiye verdi. Seçimi galibi. DP oldu.
Seçimle iktidara gelemeyeceğini anlayan HP başka yollara başvurdu. Üniversite öğrencilerini, askerleri kışkırttı. Nurcuları birinci tehlike gösteriyordu.
Bu sırada Üstad Eskişehir’e gitti. Kaldığı otel önünde polis barikat kurdu. Gideni geleni engelledi. Acaba İçişler Bakanı Namık Gedik marifetleri miydi. Ya da HP yaygarası sonucu muydu? Bilinmez
Daha sonra Üstad 2 Aralık 1959 yılında önce Ankara’ya gitti Emirdağından 19 Aralık 1959. Konya‘ya gitti. Oradan Isparta’ya döndü. 31 Aralık 1959 da tekrar Ankara’yadöndü. Oradan da İstanbul’a geçti
Tekrar Ankara’ya döndü.
HP Üstadın seyahatlerini düzenleyenin DP olduğunu savunuyor ve irtica hortlandı yaygarası koparıyordu.
Üstad son dersini Ankara’da talebelerine yaptı. Diyarbakır’dan Mehmet Kayalar da katıldı.
Ders noktası virgülüne kayıt edildi. Hükümet erkanına da gönderildi. Uzunca bir dersti.
“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değil, Rıza-i İlahiye  ile uğraşırız. Kaderi ilahiye karışmamaktır.
Bizler asayişi muhafazayı netice veren müspet İman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” Sonra hayatının ve Risale-i Nur macerasının özetini yapar.
Dahilde asayişi koruyucağını harice karşı direnç ve savaşacağını söylüyordu. Hariçteki Cihad ile dahildeki Cihad farklarını işler. Medeniyet bize ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç gibi gösterdiğini buna karşı uyanık olmamız lazım geldiğini anlatır. Zaruret adına helali haram, haramı helal yapamayız, der.
Dünyanın tüm sıkıntılarına karşı koyabilen Kur’an-ı Hakimdir ve bu zamanın anlayışına göre onun mucize-i maneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır.
Dersten sonra HP ayağa kalktı, basını kışkırttı ve irtica hortluyor dedi. İnönü Kürsüden şeriatı hortlatıyorsunuz. diye gürlüyordu. Menderes kürsüden İnönü’ye : “Allah aşkına niçin bu kadar dinden dindarlardan rahatsız oluyor, öleceğini bilmiyor mu? Şimdiye kadar kendisine ne zararları dokunmuş. Bütün hayatını dine vakfetmiş bir piri faniden ne istiyor? Niçin eziyetinden hoşlanıyor....”
İnönü : “Siz Atatürkçülerle istihza ediyorsunuz. Öyle zaman gelecek ki sizi ben bile kurtarayamayacağım” dedi.
Menderes Said-i Nursiye haber gönderir. Emirdağına gider. Üstad olup bitenleri Ankara’ya anlatmak için hasta haliyle Emirdağın’dan ayrılıp yola koyuldu. Emirdağında göz hapsinde tutulmasını istiyordu. CHP dönemi gibi Üstad göz hapsindeydi. Yoluna devam etti. Fakat Ankara’ya sokulmadı. Emirdağına geri döndü. İsteği üzere Isparta’ya yerleşti Emirdağında 9 gün kaldı . Isparta’ya geldi. Orada 55 gün kaldı. 17 Mart 1960 günü Emirdağına döndü. Talebeleriyle helalleşti. 19 Martta Isparta’ya döndü.
Ramazan ayının 21. Günü gözlerini açar ve ( gideceğiz ) der Nereye diye soran yanındaki Bayram Yüksel e ve Zübeyr’e : “Urfa’ya gideceğiz” der. Ateşi yüksektir. Kendinde değil diye düşünürler. Nöbeti: Tahiri ve Hüsnü devr alırlar. Onlara da aynı şeyleri tekrar eder. Pazardır her taraf kapalı arabanın bakımı vs. kendileri yapar ve iki problem vardır.
a-) Üstadın göz hapsinde olması b-) Ağır hasta olması
Araba hazırlanır. Bir yolunu bulup polis atlatılır. Arabanın arkasına yatak serilir üstad yatırılır ve yola çıkarılır. Şoför Hüsnü, yanında Bayram ve Zübeyr vardır. Polis haberdar olur ve Tüm Türkiye’ye haber verilir. Yakalanıp Isparta Emirdağa geri gönderme emri verilir. Nihayet 21 Mart 1966 yılında Urfa’ya ulaşılır ve İpek Palası yerleşilir.
Emniyet haber alır ve geri Isparta Emirdağa dönmesini söylerler. Çok hasta gidemez durumda ama nafile içişleri bakanın emri var. Olay büyür. DP İl başkanı Mehmet Hatipoğlu sahip çıkar. Vali araba yok gönderemiyoruz diye cevap verir bunun üzerine: İçişleri bakanı Namık Gedik araba yoksa çöp arabasıyla geri götürüm der. Halk ayaklanır, silahlanır. Mehmet Hatipoğlu Üstad’ı vermezler.
Hastalığı artar. Doktor muayene eder. Durum ciddidir. Yanında Zübeyr, Bayram ve Hüsnü vardır. 22 yi 23 Marta bağlayan gece vefat eder. Elazığ vaizi Ömer Efendi ve hükümet tabibi ölümü doğrular. Rapor yazılır. Böylece 87 yıllık ömür sona erer.
Üstad’ın vefatını duyan Türkiye’nin her yerinden Urfa’ya akın eder. Görülmemiş bir kalabalık Urfa’ya toplanır. Urfalılar tarihi sınavını veririler. 24 mart 1960 Perşembe günü Urfa Ulu Camiye getirilen Üstadın naaşı öğle namazına müteakip cenaze namazı kılınır ve Makam Camisinin yanında hazırlanan mezara defnedilir.

Said-i Nursiden kalan miras:
1 çift cizlaved marka lastik ( ayakkabı )
Bir sepet ve dört adet sefer taşı
Bir adet tencere
Bir küçük çaydanlık
İki bardak
Bir çarşaf, Bir gömlek, üç mendil, bir havlu, pamuktan bir hırka, Eski bir gömlek, eski bir havlu, eski bir mendil, bir bohça, kırık bir gözlük, bir dua kitabı, iki kalem, eski bir takvim, on beş lira bozuk para... Bunlar kardeşine gönderilir.
Kitapları Risale-i Nur talebelerine gönderilir. İsmet İnönü kinini kusar. DP içinde din düşmanlarını korur. Ehl-i İman olanları cezalandırır. Zulüm, sorgu, hapis, idam alır başını gider.
Bu zulümden Said Nursinin kabri de nasibini alır. 27 Temmuz gecesi askerler mezarını kazar ve naaşı alıp Afyon’a oradaki bir meçhule götürürler...

**********
Said Nursi’nin mücadelesi cumhuriyet ile başlamış değildir. Osmanlının yanlış uygulamaları onu harekete geçirmiş,  gördüğü atalet ve tembelliğe bir nevi savaş açmıştır. Doğu Medreselerini gezmiş, orada okumuş, medresenin ve eğitim sisteminin işe yaramadığını yüksek sesle haykırmıştır. Çükmüş eğitime karşı tedbirler önermiş, yetkililerle görüşmüş bu hususta gayretler göstermiş ve fakat bir netice alamamıştır. İdari işleyişe ve Abdülhamid baskısına da karşı çıkmış onunla mücadele etmiş, akli dengesi bozuktur diye tımarhane atılmış..
Said Nursi kendi çağdaşlarından etkilenmiş, zamanın fikir akımlarının etkisi altında kalmıştır.
Bugüne kadar tarafsız bir gözle eserleri tetkid edilmemiş, kaynakları cerh ve tadile tabi tutulmamıştır.
Hakkında yazılanların kısm-i azamisi körü körüne övgüyle doludur. Kimisi de mücadelesi ve yazdıklarını hafife almış düşman gibi görmüştür.
Hayat hikâyesi açısından bakarsak Said Nursi yılmayan bir mücadele ve mücahede adamıdır. Hayatı hapis sürgün mecburi ikâmetlerle doludur. Osmanlıya karşı mücadele etmiş tımarhaneye atılmış. Tek Parti döneminin bir numaralı düşmanı olmuş. DP zamanında sayısız Risale-i Nur davası görülmüştür. Kabrinde bile rahat bırakılmamıştır.
Çok ciddi ve düzenli bir eğitim görememiş olması hayatında ve eserlerinde kendini gösterir.
Çağının modası olan akılcılık Said-i Nursinin fikriyatına ve mücadele tarzına etki etmiştir.
Eski Said ve Yeni Said diye hayatı ikiye ayırır. Eski Said toplumsal konulara daha duyarlı haksızlıklara karşı daha feveran eden, bu hususta hiç yılmayan ve mücadelesinde erki fazla hesaba katmayan bir şahsiyettir. Yeni Said temkinli,  daha uzlaşmacı, toplumsal meseleleri ikinci plana atmış ve İslam hakikatlerini,  nasları akılla izah etme gayreti içine girmiş kişi olarak karşımıza çıkar.
Mücadele seyrini izlediğimize Osmanlı döneminde daha atak, haksızlıklara tahammülsüz, belki de Osmanlı’nın bir İslam devletini kabul etmesinden kaynaklanan zihniyetinden gelir ki bu ataklığı despot diye bilinen Sultan Hamide karşı tavrı bunun göstergesidir. Cihan Harbinde tüm Anadolu insanı gibi o da savaşmış, bizzat harbe katılmış, esir düşmüş, sonra kurtulmuş vatana İstanbul’a dönmüştür.
Sultan Abdülhamid’in istişaresiz halkın istek ve arzusuna Müslüman aydınlar, alimler de dahil kulak asmayan despotik politikası Said-i Nursi’yi Cumhuriyet ve Parlâmentoyu kabule itmiştir. O millet meclisini ehlu’l-hall ve ‘l-akd olarak tarif eder. Cumhuri idareyi över. Meclisin açılışında bulunur. Meclisi manevi hilafet makamına oturtur.  İstişareye hasretin getirdiği netice onu  M. Kemal ve ekibinin planlarını görmesine engel olur. Kısa zamanda bunun farkına varır ve fakat artık geç kalmıştır.
Bu hususta Akif, Elmalılı Hamdi Yazır, Mustafa Sabri Efendi, İhsan Efendi vs.gibi aydınlar ve alimleri göz önünde bulundurursak Said Nursi’nın ülkede kalarak mücadelesine devam etmesi güzelliklere vesile olmuştur.
Said Nursi mücadelesi boyunca hiç arkadaşı olmamıştır. Her zaman tilmizleri vardır. Üstad buyurur onlar icraya kalkışır. Bu yönüyle tenkit ettiği Abdülhamid’den farklı değildir. Gayr-i memnun bir adamdır. Her zaman karşı çıkmış ve mücadele etmiştir. Ömrü de böyle geçmiştir. Said-i Nursi’nin mücadelesi her zaman siyasi atmosfere ve dünya siyasi durum alışına uygundur.
Sultan Hamid döneminde eğitim ve siyasi yapılanma ıslahatını savunur. Kürtçe eğitim, istişare ve İttihad ve Terakkiye karşı siyasi mücadele devam eder. İttihad-ı Muhammedi cemiyetini kurar. Derviş Vahdetiyle aynı safta savaşır.
Savaş yıllarında cephede savaşır. Cumhuriyet döneminde 1950 ye kadar İslâm’ın şahsi yaşantısının terkine karşı çıkar. Namaz kılmayanlara karşı risalesi gibi.
T.C. Dini, dini motifleri yok etmeye başlayınca imanı tahkik ve tahkim meselesini öne çıkarır. Zındıklara karşı iman mücadelesi verir. Devrin artık iman kurtarma devri olduğunu söyler. Bütün gayretini buna teksif eder. DP iktidar olunca sanki nefes alınır gibi olur. Üstad buna aldanır. Toplumsal konulara döner gibi yapar, fakat yanılır. DP döneminde de aynı zulmü görür.
Osmanlının yıkılışından sonra dünya devleti vasfını kaybeden Türkiye dünyanın hakim gücüne göre hattı hareket çizer. Üstad bunu en iyi görendir. Onun için her zaman ve zemine uygun bir hareket tarzı oluşturabilmiştir. Yani konjöktürü iyi okumuştur.
Eserleri açısından bakılınca: yoğun bir fikri ve kelâmı tartışmalar görür. Genel manada klasik şark anlayışını sürdürür gibi görünse de farklıdır. Ele aldığı meselenin kaynaklarına inip sahih olanla olmayanı ayırt edecek imkan ve zaman bulamaz. İmkanı yoktur. Ona göre gençlik imansızlaştırılıyor. Böyle bir zamanda ciddi ilmi etüdlerde bulunmak belki de abesle iştigaldir.
Çok iyi bir gözlemcidir. Gördüklerini iyi resm eder ve mübalağalı bir şekilde kendine has çareler bulur. Bu yönüyle Said-i Şiraziye çok benzer. Eserlerinde bu yönlü çokça pasajlar vardır.
Çağının anlayışı olan akılcılığı çok önemser. Belki toplumda gördüğü hurafeler onu buna itmiş veya anlayışında katkısı olmuştur. Nedim Cisri’nin Risale-i Hamidiye’si bir nevi baş kitabıdır. Nasları aklileştirmede Abduh ekolünden aşağı değildir. Sebep-sonuç ilişkisini çok kullanır. Bu anlayış zaman zaman Mutezile ile aynı kefeye onu düşürür. ‘’ Akıl ile nakil tearuz ederse akıl esas kabul edilir. Nakil tevil edilir. ‘’ der. Garip bir şekilde akılcılık pragmatizme menfaatçiliğe -buradaki menfaatçilik İslam menfaatçiliğidir. Yani maslahattır.- Rahat dönüşebilir.
Dinsizlik had safhada olduğu için Allah’ı ispatta ve Allah’ın sıfatlarının açılımında çokça yeni şeyler söyler. Kaderle ilgili yorumları çarpıcı ve hayret vericidir. Çok cesur yorumlar yapar. Çağımızda Said Nursi’nin bu tarafını kurcaladığında çokça malzeme çıkar.
Cennet-cehennem, sırat-mizan vs. ilgili gaybi konuları bile aklileştirme temayülündedir. Mesela cehennemle ilgili yorumu yani cehennem ateşi ile ilgili şöyledir ; “Dünya yuvarlağının ortasında magma tabakası cehennem ateşi sıcağına denktir. Bu da ilmen sabittir ve her 33 metrede 1c artar”  der.
Üstad kevni ve enfüsî delileri çok kullanır. Göklerin ve yerin yaratılışlarıyla ilgili örnekler verir. Kur’ani bir metodla buradan Allah’ın varlığına işaretler çıkarır. Kâinatı ve insanı çok inceler. Kur’an’ı kâinatın fihristi olarak görür. İnsan yapısına ve psikolojisine çok önem verir.
Psikolojik tahlilleri yer yer Seyyid Kutub ile ölçüşür. Çokça tekrar vardır. Üstad’ın sanki Mekki ayetlerin tefsirinde tıkanıp kalmış bir hali vardır. Tarikata karşı bir tavır takınır ve zaman iman kurtarma zamanıdır derse de tasavvufi öğelerin tümünü kullanır.
Eserlerinde “bana bildirildi, bana yazdırıldı, İşaret edildi” gibi kavramlar sanki gaybi bir bağla irtibatlı imajını verir. Cifir hesabını çok kullanır. Çokça temsiller verir. Rahat kabul edilir bir İslam sunmaya başlar. İslam’ı bir huzur ve çağın tüm problemlerini çözebilen bir din olarak görür. Her zaman ve mekanda yapılabilir bir şey vardır. Toplum değişmez ise hiçbir şey halledilmez. Toplumun %60’ı değişirse İslâmi dönüşüm sağlanır. Bir nevi ak devrim peşindedir. İmanın hakikatlerini insanlara anlatacak ve insanlar İslamı kabul edecekler ve dönüşüm sağlanacak.

Üstad, Cumhuriyet dönemi Şeyh Said olayı dolayısıyla bu topluma güvenilmeyeceğini vurgular.

Said-i Nursi
O gerçek gücün ilim ve marifet olduguna inanır. İlim ve akıl son sözü söyler.
Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile  değildir. Ve islamiyeti mahbub ve ulvi olduğunu evamirine imtisalen efal   ve ahlak ile göstermektir.
Kendi nefsine karşı cihad-ı ekber ve başkalarını da irşaddır.
Medeniyetler arası mukayese : İSLAM ve batı (daha çok eski Saide   göredir)
batı kuvvet der                             İSLAM hak der
batı menfaat der                           İSLAM adalet der
batı sıkıştırma der                        İSLAM denge der
batı ayrışma ve                            İSLAM fazilet, muhabbet             
menfi milliyetçilik der                   cezbetmek din ve vatan bilinci der
batı saldırganlık der                      İSLAM mudafa eder
batı cedelcidir                              İSLAM dayanışma, birlik der
batı heva ve heves der                  İSLAM yüce ruhi hisler der

Çıkış yolu
a) Kendine güven  b)Hurriyet meşrutiyet  c)İslam milliyeti

Tüklerle ilgili açıklaması; “Türk milleti anasır-ı İslamiye içinde en çok olduğu halde dünyanın her tarafında olan Türkler ise müslümandır .Sair unsurlar gibi müslim ve ğayr-i müslim olarak ikiye ayrılmamıştır. Nerede Türk taifesi var ise müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya müslüman olmayan Türkler türklükten dahi çıkmışlardır.(Macarlar gibi) Halbuki diğer unsurlarda dahi hem müslim hem de ğayr-i müslim vardır. Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslamiyetle imtizaç etmiştir. Ondan kabil-i tefrik değildir.”
En üst kimlik İslamiyet onun altında milliyet olabilir.
Ulus anlayışını şöyle izah eder. “Dessas Avrupa zalimleri fikr-i milliyeyi İslam içinde menfi bir surette uyandırdılar taki parçalanıp onları yutsunlar.”
İttihad-ı İslam hakikatında olan İttihad-i Muhammedi’nin ciheti vahdeti Tevhid-i İlahidir. Peyman ve yemini de imandır. Müntesibi bütün müminlerdir. Nizamnamesi Sünnet-i Ahmediyedir, kanunu; evamir ve nevahi-yi şeriyyedir. Bu ittihat adetten değil ibadettendir.İhfa havf riyadandır, farzda riya yoktur. Bu zamanda en büyük farz vazifesi ittihad-İslamdır. (Divn harb örfi )
“......Zira hürriyet milliyeti gösterdi, Milliyet de Sadedinde olan İslamiyetin nuranisini tecelliye başladı...” Yani hürriyet milliyetçiliği, milliyetçilik de İslamiliği doğurur, anlayışındadır.
“Daire-i itikadı daire-yi muamelete karıştırmamak lazım.” Yani itikat ile muamele farklıdır, dolayısıyla muamele alanı olan idare yönetim ğayr-i İslami olabilirliğe zımni cevaz var.  Şöyle der: “Saatı yapmakta makineyi işletmekte bir Haço veya bir Berehman reji muteberdir. Şeriatı aleni ret etmediği gibi meclis-mebusandaki mesalih-i siyasiye ve menafi-iiktisadiye dahi ekseri bu olduğunda redetmek lazım gelmez.”
Gayr-i müslüm vali kaymakam veya herhangi bir idareci için mahzur görmez. “Meşrutiyet hakimiyet-i milliyedir. Hükümet hizmetkardır, meşrutiyet doğru olursa vali ve benzeri idarecilerin ğayr-i müslim olmaları sakıncalı değildir. Belki ücretli memur gibidirler.” Çünkü zaruret diye birşey vardır ve o belirleyicidir. Üstad reel politika güder şöyle der; “İhtiyaç ve zaruret her işin üstadıdır.”
Siyasasını ve gücünü kaybetmiş bir ümmetin tekrar dirilmesi için ferdi techiz etme ameliyesi gereğine inanır ve yaptıklarının tümünü bu merkeze oturtulabiliriz. Onun yapmaya çalıştığı şey kişisel beceriyi öne çıkarmak ve ferdin imanını tahkim etmek.
“Hem üç mesele var. Biri hayat biri şeriat biri de iman. Hakikat noktasında en mühim en azamı olan iman meselesidir.”
..................................
“İttihad-i İslam fikrinde seleflerim; Cemaleddin Afgani, Ali Suavi, Namık Kemal, Mısır Müftüsü Muhammed Abduh ve Sultan Selimdir.” Sultan Selim’i önder kabul etmesi Kürtlere tanıdığı imtiyazdır.
Müceddid-i Azamın Mehdiyet ekolu, tecdid hareketi.....
Selanikte okunan Hürriyete hitap adlı beyannamesinden “...Eğer seni (hürriyeti) rehber etseler ve şahsi ğaraz ve kin , intikam fikri ile seni lekelemeseler; hürriyet bir basubadelmevttir. Ve bu hürriyet İsa (as) ın beşikteki konuşması gibi ilahi bir mucizedir”  diyor.
“Bir mucize-i Peygamberidir ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i ilahidir... bunun sonucu medeni milletlerle omuz omuza yarışacağız, fen ile din felsefe ile iman barışacak ve biz de medeni memleketlerle eşit olacağız. ..” Üstadda her kavram kendine aittir ve yeni bir mana yüklenmiştir kendisince. Cihad da böyle. Cihadı ikiye ayırır dahili cihad ve harici cihad.
Dahili cihad; Cehalet, fikri ihtilaf, Fakirlik, tembellikle mücadele etmektir. Bununla ömür boyu savaşır.
Harici cihad; Bu da genel itibarıyla ikiye ayrılır. Medenilere karşı, bedevilere karşı.
Medenilere karşı; İkna ve bilimsel metodla olur.
Bedevilere karşı ise; Başka bir dilden anlayamadıkları için zor yani kılıç iledir.
........................................
Medresetüzzehra
-Medresetüzzehra , Camiu’l-Ezher’in kız kardeşi namıyla Daru’l-Fununu mutazammın pek ali bir medresenin Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis’te ve iki refikası ile Bitlis’in iki cenahı olan Van ve D.bakır’da tesisini isteriz. Emin olunuz biz Kürtler başkasına benzemeyiz. Yakinen biliriz ki ictimai hayatımız Türklerin hayat ve saaadetinden neşet eder.
..........................................
Hutbe-i Şamiyye
Şam’da Emeviye Camiinde arapça irticalen irad ettiği hutbe ümmetçilik anlayışını da içerir. Burada altı hastalık ve bunların hal çaresini anlatır
1-Yes ve ümitsizlik
2-Siyasi hayattan sıdkın kalkması onun tabiriyle ölmesi.
3-Düşmanlığa sevgi beslemek.
4-Ehl-i İmanı birbirine bağlayan İslami ve Nurani bağları bilememek ve bunları yok etmek.
5-İslam coğrafyasını kasıp kavuran istibdad. Yani baskıcı rejimler.
6-Kişisel menfaatleri toplumsal menfaate tercih etmek.

Bu altı hastalığa karşı çareler önerir kendi uslubuyla
1-Emel beslemek. Ümitli olmak.
2-İslam ümmetinin birbirine güvenmesi. Bilhassa Arap-Türk kardeşliğinin tesisi, ittifak etmeleri.
3-Sadaket ve doğrulukla, adaletle hükm etmek.
4-Bizim birleşme noktamız, muhabbettir. Sevgidir. Ehl-imana ve ehl-i İslama sevgi beslemek. Belki ehl-i İslam olmayanlara karşı farklılık gözetiririz. İslama düşmanlık beslemeyenleri düşmanlık besleyenlere tercih etmek.
5-İstibdada karşı meşveret. Despotluğa karşı istişare.
6-Kişisel menfaate karşı toplumsal menfaat. Toplumsal mutabakat.
Yaşasın sıkt,  ölsün yeis.
.......................................
Hutuvat-ı Sitte (Altı Adım) Angilkan Kilisesine verdiği cevaptan

 

1-Kader kimseye zulm etmez. İngilizler derlerki, siz hakettiniz, razı olunuz.
İngilizlere hitaben: Siz ey melunlar günahımız için değil, İslamiyetimiz için zulm ettiniz. Sana razı olmak İslamdan yüz çevirmek olur.
2-Başka kafirlere dost olduğunuz gibi bize de dost olunuz. (Almanlara olduğu gibi)
Yardım elini kabul etmek ayrı, adavet elini öpmek ayrı. İngiliz eline temas etmek İslam’a ihanettir.
3-İdarecileriniz kötü, bize razı olunuz.
İdarecilerimizin zulümlerinin asıl sebebi sizsiniz. İnsanca ve müslümanca yaşantıyı İngilizler bize zehir etti.
4-İngilize karşı çıkanın maksatları  din ve İslamiyet değildir.
Niyete bakılmaz, niyet sorulmaz. Amele bakılır. İngilizlerin yapıp ettiklerine bakarak sizin zulüm ettiğinizi söyleriz.
5-Hilafetin idaresi artık gereksiz.
Hilafet hiçbir zaman geçersiz olmaz belki şekil değiştirir.
6-İngiliz güçlü karşe çıkamazsınız.
Asl olan güçlü  olmak değil haklı olmaktır. Biz haklıyız. İngiliz haksız.
.................................................
Meclis Konuşması
-Ey mücahidin-i İslam ey ehli’l-hal ve’l akd...
diye başlayan konuşması  meclisi över İslam alemi için bir çıkış bir kurtarıcı olarak görür. Meclisin devr-i istibdadı örnek almamasını temenni eder.
...................................
Şeyh Sait Olayı
Kıyamı cüzi ve etkisiz bir hareket olarak görür ve Kürt ağalarına güvenilmeyeceğini savunur. Şeyh Sait Genç kazasına uğrar ve orada Mahmut Gandar’ı görür çocuğu alır öper ve bu çocuk mehdiyi görür der. Daha sonra bu zat M.G. Said-i Nursi’yi görür. Böylece keramet ortaya çıkar.
Üstad 30/50 ayetini kırk defa okur ve bana haşrin sokakları görünmeye başladı der.
------- Bayazıd Camiinde namaz kıldırdığı zaman; “ “na’budu’ dediğim zaman arkamdaki cemaati alıp Kabeye götürüp ibadetimi Rabbime takdim ettim.” der.
-Hulusi Yahyagil anlatır. “Üstadla karşılaştığım sırada içime bir kurt düştü bu adam doğru dürüst türkçe bilmiyor...bu eserleri nasıl yazıyor dedim. İşte ozaman Üstad: “Okuduğun bu eserler elbette benim değil, benim bu türkçemle meydana gelmez. Bunlar doğrudan doğruya Kur’an’ın bu zamanki hediyesidir, bir ikram-ı ilahidir.” der ve adam rahatlar.
-........................
Laik Cumhuriyet; Bitaraf kalmak, hürriyet-i vicdan dusturuyla dinsizlere ve sefahetçileri ilişmediği gibi  dindarlara ve takvacılara da ilişmez  bir hükümet telakki ediyorum. Olumlıyor.
.......................
Menderese mektuplar yazar ve onu İslam kahramanı olarak nitelendirir. Celal Bayar’ı da över. Dindar demokratları över. Demokratlara muhabbet besler. Belki şer cephesi , yecüc mecüc taifesi olarak gördüğü komunistlere karşı demokratları ehven-i şer olarak görür.

.........................
Mehdiyet
Üstad’a göre:Mehdilik üç esasa dayanır, üç vazifesi vardır.
1-İman hakikatları
2-Şeriatın ihyası
3-İttihad-ı İslam
Üstada göre zaman şahıs zamanı değil cemaat zamanıdır. Kişi merkezli değil istişareye dayalı cemaat zamanıdır.
Mehdilik için de ayni şey geçerlidir. Mehdilik bir düşünce ve anlayıştır.
-Mehdi (as) Süfyan komitesinin tahribatını tamir eden, Sünnet- Seneyeyi ihya edecek Deccal komitesini İsa (as) ile bertaraf edecek.
Mehdiyet; Şeriat-ı Ahmediyeyi lağv eden Süfyan komitesini Kur’an’ın elmas kılıcıyla Risale-i Nur’un hakikatları öldürecek ve dağıtacaktır.
Hiristiyanlık temizlenecek İslam’a dönüşecek ve Müslüman İsevi cemaatı tesis edilecektir. İki hak din (İsevilik ve Müslümanlık) İsa (as) riyasetinde birleşecek.
Risale, Mehdiliğin ilk basamağı olan İman hakikatlarını oluşturacak ve Mehdi İsa (as)  Risale-i Nur’u uygulayacaktır.
Mehdi’nin ehl-i beyte mensubiyeti de Üstada göre izahi şöyledir.
Al-i Beyt ikidir. Biri maddi fizikidir. Kral Hüseyin gibi. Diğeri ise Manevidir. Risale-i Nur şakirdleri ikincisine mensuptur. Böylece hakiki ehl-i beyte dahildirler.
Bugün dinler arası diyaloğ, medeniyetler arası hoşgörü, sosyalist dünyaya karşı hristiyan dünyayla iş tutma gibi uluslararası meselelere Üstadın bakış açısı ışık tutabilir. Bağımsız, kendinden emin bir yol yerine birine veya bir düşünceye yaslanarak var olmaya çalışıyor. Bunları yaparken özde kendisi kalarak bunu sürdürmeye çabalıyor. Merkeze Risale-i Nurları yerleştirdiği için de kendi Nur Cemaatinin bekası için mubah sınırlarını geniş tutuyor. Yani kendi dava menfaatçiliğini güdüyor. Diğer müslümanlar fazlaca öneme haiz değiller, çünkü onun önerdiğinin dışında hiçbir çıkış yolu ve çare yoktur. Dünyanın tüm problemlerini kendisi çözmüştür. Diğer insanlara düşen onun önerdiği yol ve yöntemi takip etmektir.
Risale-i Nur ayni zamanda bir fikri ekoldir de. Türkiye’de ilk ve tek kitabi cemaattir. Said-i Nursi’nin yazdıklarını merkeze alarak bir oluşum içindedirler. Bu oluşum kendine o kadar güveniyorki , Fıkhi anlayış ve yaşayıştan küreselleşmeye kadar her konuda Üstad yeterlidir. Bizim herhangi bir fıkıh veya siyasi metne ihtiyacımız yoktur, elverirki Üstadı doğru anlayalım. Şayet bir çare bulamıyorsak bu bizim eksikliğimizdendir.    

Kâzım SAĞLAM

 
SİPARİŞLERİNİZİ E-POSTADAN VEREBİLİRSİNİZ
Copyright © 2006 BURUC YAYINLARI - Tüm Hakları Saklıdır.   ][   Tasarım: İseoturko
Büyükkaraman Cad. No:21/A Fatih İSTANBUL -  Tel:(0212) 631 10 98  -  Faks:(0212) 534 87 82 -  e-mail: info@burucyayinlari.com